Antakya saha gezisinden izlenimler

Hafıza Merkezi olarak ikinci kez yürüttüğümüz Hafıza ve Gençlik projemiz kapsamında 16 katılımcımız ve 4 proje danışmanımız ile birlikte Antakya’ya bir saha gezisi yaptık. 8–11 Eylül 2022 tarihlerinde gerçekleştirdiğimiz saha gezisi sırasında Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na misafir olduk, Zenginler Atölyesi ile Armutlu mahallesinde bir hafıza turu gerçekleştirdik, Vakıflı Köyü’nü ve köy içinde yer alan Musadağ Müzesi’ni ziyaret ettik, danışmanlarımızdan Dr. Seda Altuğ’dan Hatay’ın kent tarihini dinledik. Proje katılımcılarımızdan Şükran Demir ve Uğur Yıldırım, saha gezisinin ardından Antakya izlenimlerini kaleme aldılar.

Hafıza Merkezi
6 min readNov 8, 2022

--

Vakıflı’da çekilen grup fotoğrafı, 9 Eylül 2022.

Şükran Demir

Uçağın küçücük penceresinden Antakya’nın rengârenk tarlalarını ve çok yüksek olmayan binalarını görmek heyecanlandırırken insanı, koca bir şehre müthiş bir sarılma isteği uyandırır. Daracık sokakları Sur’u ve eski Mardin’i anımsatırken; burada hayat bulmuş ve hayata veda etmiş sayısızca insanı düşünmeden edemez insan. Kapılar, pencereler birbirine bu kadar yakınken insanların aralarında ördüğü bağlar mümkün değil uzak ve soğuk olamaz. Gündüz yoğun bir sessizliğin kucağında uyurken bu şehir, akşam saatlerinde müzikleri ve sokağa dökülen halkıyla renklenir; sokak müzikleri, kulüpleri, kafeleri, cami avluları ve genelde kapısı açık evleri bu canlılığın içine çeker sizi. Sayısızca duvar yazısı, onlarca aşka ve ayrılığa şahitlik eden sokaklarının pek de mutlu sonlara tanıklık etmediğini gösterse de direnişi, özgürlüğü ve umudu bağrında büyütür. Ezanın duyulduğu yerde belki de ilk defa çanın sesini de bu kadar diri duyuyor olabilirsiniz. Bu sizi sanki alıp tarihin derinliğine taşırken, zihninizde daha önce işitmediğiniz bir sessizlik belirir ve bu derinliğe dalarsınız. Zamanın ve yaşanmışlıkların ağır yüküne rağmen gülen yüzler, farklı diller, çiçeklenmiş sokaklar ve dağların eteklerine yürümek isterken geri dönmenize sebep olan çıkmaz sokaklar, bu şehirle aranızda sağlam anılar yaratır.

Sağda, Vakıflı Köyü girişindeki dört dilli karşılama. Solda, Vakıflı Köyü’nden Samandağ’a doğru bakarken.

Antakya’nın çeşit çeşit mezeleri, yemekleri, tatlıları ile damağınızı şenlendirmek isterseniz şayet, her mekânı buna uygun olmakla beraber tam olarak rahatlığınızı ve beklentinizi karşılayacak bir yer mutlaka bulabilirsiniz. Bir yer daha var ki uğramadan bu şehrin kalbine dokundum diyemezsiniz; Vakıflı köyü. Antakya’nın zamanda yolculuğa açılan muhteşem kapısı… Kilisesi, müzesi ve kooperatifiyle Ermeni kültürünün zenginliğini önünüze sererken duygulanmaktan geri durmanız mümkün değil. Olağanca özgünlüğünün yanında mutlaka kendinize ait bir şey bulabiliyorsunuz ve o anın içinden “Bu kültürel zenginliği hayatımızın her alanında ve her mekânda bu açıklığıyla yaşayacak zamanı ve kişileri nasıl yok ettik?” diye kendinizi sorgulamadan geçemiyorsunuz. Oysa çok değil bir asır öncesiydi, herhangi bir şehrin bir mahallesi ya da bir köyü bu kültürün çok daha derin bir haliydi. Musa Dağ’ın bağrındaki bu güzel mekândan yeşile, Akdeniz’e ve gökyüzüne doyuyorsunuz ama ruhunuzdan bir parça da burada bırakmak zorunda kalıyorsunuz, çünkü içinizde yarattığı bu kadar güçlü bir duygudan sonra öylece ardınızda bırakıp gidemiyorsunuz. Evet, bir şehir cümlelerle ne kadar aktarılabilir ki? Dokunmak ve hissetmek gerekir. Uzun bir yol yürümüş olan bu kadim şehir, elbette uğradığı haksızlıkların da derin izlerini taşıyor. Bunu bir sokağın başında bir gencin ölümünü simgeleyen anıtta, bir kilisenin camiye dönüştürülmüş halinde, bir dilin yok olmak üzere oluşunda görebiliyorsunuz. Ama buna rağmen, bir otelin duvarındaki hem haç hem de islam simgelerinin yan yana bulunması bir şeylerin hâlâ mümkün olduğunu da hissettirebiliyor.

Antakya merkezde farklı dinî sembollerle “Hatay Hatırası” yazılmış bir bez.
Antakya’da kullanılmayan bir dükkanın camlarına asılı gazete sayfaları, Yeni Şafak gazetesinin 6 Aralık 2016 sayılı nüshasından.

Uğur Yıldırım

Antakya saha gezimiz sırasında en çok gözüme takılanlardan biri, yukarıdaki fotoğraflarda görülen gazete sayfalarıydı. Ziyaretimizin son gününde yaptığımız kent gezisi sırasında çarşıya girmeden önce geçtiğimiz sokaklardaki bir dükkanın camları gazete kağıdıyla kaplanmıştı. Gazete haberlerinden birindeki “Esed Halep’i yağmalıyor” başlığı dikkatimi çekmişti. Bunun üzerine çektiğim fotoğraf üzerinden köşe yazılarında ismi geçen insanların o dönemki görevlerini inceleyerek sayfaların Yeni Şafak gazetesinin 6 Aralık 2016 tarihli nüshasına ait olduğunu gördüm. 6 Aralık’ta olduğu için Hulusi Akar hala Genelkurmay Başkanı, rejim şu ankinden farklı. Ancak çoğu şey aynı. Gündem yine Suriye’deki PYD varlığı, Rusya-Batı arasındaki ilişkilerin Suriye’ye yansıması, Kılıçdaroğlu’na eleştiri yapan bir köşe yazarı vs. Bu incelemeleri yaptıkça çoğu şeyin değişmediğini gördüm. O gazete sayfası orada ne kadardır asılı bilmiyorum. Neredeyse altı yılını dolduracak bir nüshanın kaç yıldır asılı olduğunu bilmesem de gazetede yazanlar pek de yabancı değil. Hafızamızın iyi olması nedeniyle olduğunu düşünmüyorum, çünkü detayları hatırladığımı söyleyemem. Ancak pek bir değişim olmaması, yedi yıllık (7 Haziran 2015 sonrasındaki süreç) kötüye gitme/duraksama sürecinin içinde olduğumuz gerçeğini gösteriyordu bana. Bir diğer yandan da saha ziyaretimiz sırasında Seda Altuğ’dan dinlediğimiz Antakya’nın Türkiye’ye katılma sürecini ve hâlâ Suriye sınırında bir alanda olmasını düşününce, “bir manşette ‘Esed Halep’i Yağmalıyor’ denmesi, İstanbul’da yaşayan ile Antakya’da yaşayanı aynı şekilde etkiliyor mu acaba?” diye sordum kendime.

En temel fark, sanıyorum ki, rejimin resmi olarak değişmiş olması. Artık içinde bulunduğumuz ülke bir başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Bu durumla doğrudan veya dolaylı olarak demokratik alanın daralması da bağlantılı. Farklı görüşten birçok insana göre günümüzde demokratik alan Abdülhamid döneminden, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi otoriterliğinden, 80 darbesinden ve 90’ların korku ikliminden daha daralmış durumda.[1][2][3] Tabii, bu nedenle geçmişin tertemiz bir sayfa olduğunu da düşünmemek gerekiyor. Klasik ve kolay bir tepki olarak dünyanın her yerinde bir çürüme (dekadans) okuması yapılır, bulunduğumuz dönemin “en kötü” dönem olduğuna karar verilir. Günümüzde demokratik alan gerçekten de tarihte olmadığı kadar dar olsa bile geçmişin zorluklarını da hatırlamak gerekiyor. Geçmişle ve hakikatle yüzleşmek çürüme algısını yıkan ve kafalarda soru işareti bırakan bir deneyim.

Antakya gezimize buradan bağlamak istiyorum. Osmanlı’da İskenderiye Sancağı olan bu bölgenin Türkiye’ye bağlanma süreci çeşitli küresel güç savaşlarından bağımsız işlemese de, geçen uzun yıllara rağmen resmi tarihin Hatay anlatısı nedeniyle bazı soruları sormak hâlâ güç olabiliyor. Özellikle bu coğrafyayı tanımayan biri için ilk adımı attıracak merak şans eseri gelebiliyor. Resmi anlatının dışında bırakılmış olan bu süreç, “bizim” olan bir parçanın “ait olduğu yere” bağlanması şeklinde sunuluyor. Hakikat ise öyle değil. İçinde farklı etnik ve dini grupları barındıran, bu gruplar arasındaki jenerasyonlar ve ideolojiler arasında farklı çatışmalar olan—yani homojen bir Türk yurdu olmayan— bir bölge.

“Esad Halep’i Yağmalıyor” manşeti Antakya kısmındaki bir camda asılı. 2014 yılına kadar Antakya adlı tek bir ilçeden oluşan şehir merkezi, 2014 yılında Arap Alevisi nüfusun hukuki olarak Defne isimli ilçe altında tanımlanmasıyla — neredeyse homojen — Sünni bir yapı alıyor. Yani bu gazete Defne’de değil, Antakya’da asılı bir gazete. Yeni tanımlanmış Defne ise 2013 yılında gerçekleşen Gezi Parkı protestolarının en yoğun olduğu Armutlu mahallesine ev sahipliği yapan bölge. Aynı zamanda Esed ile aynı kültürel-etnik gruba aidiyet hissi barındırıyor bu bölgedeki insanlar. Yasal ayrım yapıldıktan (2014) sonraki bir tarihe (2016) ait bu gazete sayfası, belki de bölgedeki kutuplaşmayı ve Suriye’de yaşananlara dair farklı ve birbiriyle mücadele eden perspektifler arasını daha da derinleştiriyor. Bir açıdan kamusal alana bir mesaj veriyor, bu bölgede kamusal alandaki düşüncenin ne olduğunu gösteriyor. Çünkü hatırladığım kadarıyla bu gazete sayfaları, kullanılmayan bir dükkanın camında asılıydı. Eskimiş sayfalarına rağmen altı yıldır asılı olma ihtimali olan bu sayfanın indirilmesi için herhangi gerek duyulmamış veya indirilmesine yönelik bir tepki de almamış.

İleri okuma önerileri:

  • Altuğ, Seda. (2002). Between Colonial and National Dominations: Antioch under the French Mandate (1929–1939), Master tezi, Boğaziçi Üniversitesi.
  • Taş, Selin Burgaç. (2021). Politics and Space in Antakya (2011–2019), Master tezi, Boğaziçi Üniversitesi.
  • Karataş, Şerif. (21 Mayıs 2022). “Dr. Seda Altuğ: Suriye’deki durum geri dönüşe uygun değil.” Evrensel. https://www.evrensel.net/haber/461984/dr-seda-altug-suriyedeki-durum-geri-donuse-uygun-degil

--

--

Hafıza Merkezi

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi | Truth Justice Memory Center #zorlakaybetmeler #yüzleşme #enforceddisappearances #dealingwiththepast